Salı, Aralık 28, 2010

palamut..


gecenin bu vakti hiç erinmeyerek içimi dökmek istiyorum.. yoksa fena halde sinirden zıbarıp kalıcam bir köşede!.. 

canlı para.. malûmunuz olduğu üzre, bilgi yarışmalarının ekranlarda yer alan son "hit"i.. herkes kıyısından köşesinden, "acaba len beni de çağırırlar mı?" diye mutlaka başvurmuştır.. nihayetinde de acayip acayip hayaller kuryordur olmayan parasıyla!.. 

neyse lafı döndürmeye gerek yok.. az önce.. çok değil maksimum kırk dakika önce yarışmaya iki bayan, merdiven engellerini de aşarak pür-heyecan yarışmaya başladılar.. kısa bir tanışma.. ikiside üniversite mezunu insan.. ve ikisi de bir şekilde hayata tutunmuşlar.. ilk heyecanlarını atsınlar gibisinden bir tavır eşliğinde ilk soru geliyor önlerine..

soru: aşağıdaki isimlerden hangisi hem hayvan hem de bitki ismi olarak kullanılır?
şıklar: KEKİK - BALDIRAN - MÜRVER - PALAMUT

bu iki bayan arkadaş heyecan kasırgası içinde paralara yaklaşarak, son derece yanlış bir bölüştürmeyle,  (ulen hadi mürveri bilmiyorsunuz ona biraz koymanızı anlıyoruz) PALAMUT şıkkını boşta bırakarak yerlerine dönüyorlar.. 

be insan.. sen üniversite mezunusun.. aslında bilgili olmak için bir kriter olmamalıdır üniversite mezunu olmak.. ama millet oalrak bizde böyle bir kanı var.. ne kadar kalem eskittiysen o kadar bilgilisindir.. normalde böyle olması gerekli, ama işin içine girince böyle değil malesef.. benim babam ilkokul mezunu bir insandır.. ve inanın ki üniversite mezunuyum diye insan içinde dolaşan bir çok insandan daha bilgili ve hatta 10 üniversite gücündedir.. ben bir damlaysam deryada, babam bir kovadır benim için!.. 

neyse sulandırmaya gerek yok... hani olur heyecan falan fişmekan.. ama yuhh kardeşim bee.. insan hiç mi kestane, gürgen, palamut.. altı yaprak üstü bulut şarkısını söylememiştir küçükken.. insan bir balık olduğunu bilmez mi yahu palamut'un.. bunları bilmek için yıllarca dirsek çürütmeye gerek yok.. "çok entelim, çok bilgiliyim.. şıkır şıkır da giyinir, afrika'nın bütün ülkelerini sayabilirim" havalarında gezmek marifet değil güzel kardeşlerim.. sen burnunun dibindeki çıbanı sıkamıyorsan, elalemin ayağındakinden sanane be..!

üniversite işi tam bi tırt.. evet tam bi tırt.. anneden babadan tokatlanan paralarla, yurt köşelerinde, ev bellerinde sabahlara kadar batak oynanır.. elde sigara, cepte son model telefon.. beyinde en küçük hücre çalıştırılmaya çaba harcanmaz.. yalnızca vize-final haftası hatra gelen görevler.. sırf görev bilinciyle yapılan eylemler.. ulen senin için koca nimet lan bu.. daha ne zaman o küçük beynine hava pompalayabilirsin ki.. hee cevap versene.. nerde kaldı bu toprakların idealist insanları.. nerde bir mum ışığında, bir çıra gölgesinde çalışılan dersler.. nerde karlı dağları aşarak gidilen soğuk, derme çatma, zifiri derslikler..

sen şimdi bunların palamut'la ne alası var diyeceksin.. çok üzerine gidiyorsun kızların diycek ve beni cinsiyet ayrımcılıyla nitelendiriceksin belki de.. olsun be olsun.. evet bütün bu zırvakların palamutla hiç bir ilgisi yok!

"kestane, gürgen palamut
altı yaprak üstü bulut!"

ohhh rahatladım!..

                                                                                                                                           

günün bilgisi: palamut bir balık olmasının yanı sıra hem de bir bitkidir canım kardeşim.. meraklısına mürver; mürver halk arasında osuruk çiçeği diye tabir edilen bir bitkinin çalılaşmış / çırpılaşmış halidir..
günün şarksı: [TIKTIK]

Pazar, Aralık 26, 2010

Luke Rhinehart - Zar Adam'ın Peşinde

 

"zar adam" serisinin ikinci kitabıdır bu kitap.. biraz sert bir giriş olacak ama baştan belirteyim; ilk kitap kadar sürükleyici ve yeterli bulmadım kitabı.. insan devamı olan bir kitabı okuduğunda ister istemez diğerleriyle bir kıyaslamaya gidiyor.. haliyle, ki seriyi okumaya karar verdiyse, o "ilk lezzet"i aramaya koyuluyor diğer kitaplarda da.. belki de bir okuyucu olarak yanlışımız burdan kaynaklanıyordur.. ve zannımca bu aşılması pek kolay olabilecek bir sorun değildir.. 

serinin ilk kitabı luke rhinehart'ın zar'ı keşfetmesiyle ve hayatına sokmasıyka devam ediyordu.. luke, zarın peşinde sürüklenerek ailesinden ve kişisel benliğinden uzaklaşarak, yeni arayışlara yönelmiş ve meçhul bir sonla kitabı noktalamıştı.. aralarda ailesinde savrulmalar başlamış, oğlu larry'le kızı geri planda kalmıştı.. tabii ki karısıda.. bir tek psikolog dostu dr. ecstein ve luke'nin ilk zar deneyimi olan karısı mrs. ecstein ön plandaydı kitap boyu.. bu durum ikinci kitapta da devam ediyor.. yalnız bir farkla!..

zar adam'ın peşinde kitabında serüvene oğlu larry de katılıyor.. ve tamamen kurgu onun üzerinde.. kitaptaki tek amaç, zarları takip ederek, larry'nin babasına ulaşması.. zira babasının terk etmesinin üzerinden 15 yıl geçmiştir.. larry kendi düzenini kurmuştur.. ansızın babasından gelen bir emareyle işkillenir ve bütün düzenini alt-üst yapabilecek bir seçimle babasının peşine düşer.. gerisi teferruat.. kitabı okumak isteyenlere ayıp olur bir kitabın sonucunu söylemek..

zar felsefesine bakacak olursak birazcık; tamam, kabul.. mantıklı bir düşüncenin kabul edemeyeceği şeyler.. zaten her okunulanı hayatımızın içine soksaydık, ya tımarhaneyi boylamış ya da çoktan pamuğu tıkamış olurduk.. ancak atlanmayacak gizler var kitabın içerisinde.. insan hayatınınn tek düzeliğine vurgu yapılıyor aslında.. salt benlğimizden oluşan dünyamızda, aslında hergün dolabımızdaki bir kıyafeti giyerek, o gün o rolü üstlendiğimizi söylemek istiyor.. zar yalnızca bir araç burada.. asıl amaç insan hayaını tek benlikten kurtarmak ve aslında hergün giymiş olduğu kıyafetleri ütülemek!.. ancaak unutulmamalıdır ki;  resimden de anlaşılacağı üzre, "hayat asla 6 köşesi olan bir zar değildir".. 

kitapla alakalı okuyucu puanım 10 üzerinden 5'tir.. yani, "okunacak o kadar çok kitap varken ve sizin bir yerden başlamanız gerekiyorken, bu başlangıç için son derece kötü bir tercihtir" manasına gelir.. ayracıma takılanları veriyor ve el sallayarak uzaklaşıyorum.. sevgilerle :)

[kitap toplam 447 sayfa - pegasus yayınları'ndan peydahlanmıştır.]
  • " Kravat, gücü önemsemenin sembolüdür." / s.33
  • " Geç kalan bir adam orada olmayan adamdır." / s.35
  • " Kaybedenler boş vakitlerin tadını daha çok çıkarırlar." / s.55
  • " Parola bildiğiniz bir şey değildir. Tahmin edilen bir şeydir." / s.117
  • " Bağımsızlığın her yolu kölelikle başlar." / s.152
  • "  Kaybetmekten korktuğun şeyi kaybedersen ne kaybedersin?" / s.194
  • " İki yoldan da aynı anda gidemezsin." / s. 230
  • " Tanrı mantıklı olsaydı evrenin % 99'u yaratılmamış olurdu - hele insanlar kesinlikle-." / s.259
  • " İnsan kendi kaderinin efendisi ve ruhunun kapatanıdır. Ve de hayvansal arzularının kurbanıdır." / s.350
  • " Para kazanırken, savaşlar her zaman daha keyiflidir." / s.404
  • " Kişilik bayatlamaya meyillidir; onu uyandıracak ve canlı tutacak bir şeyler keşfetmelisin. Özellikle de yaşlandıkça." / s.445
                                                                                                                                           

günün bilgisi: mimar sinan'ın kalfalık eserim dediği yapıt; süleymaniye camii'sidir.. mimar sinan'ın çıraklık eserim diye nitelendirdiği yapıt ta şehzade camii'siyken, ustaklık eseri de; selimiye camii'sidir..
günü şarkısı: [TIKTIK]

Perşembe, Aralık 23, 2010

bir gün..


bir gün, alıp başını çekip gitmek yatar herkesin gizinde.. nereye, ne zaman ve neden olduğunun hiç bir önemi yoktur.

minicik bir çanta.. içine ne bulduysan doldurursun işte.. ille de iki-üç kitap.. sonra parfüm filanda olur belki.. sahi unutmadan, eski bir kaç da fotoğraf..

çanta, her anıda daha da ağırlaşmaya başlar.. yola çıkmak bir tarafa, fermuar patlama raddesine yaklaşırken, "neleri ayıklamalıyım"ın derdine düşersin.. omuzlar taşıyamaz artık onu.. halbuki yükünü sırtlanıp uzaklaşabilmeli insan.. bütün ağırlığına inatla..

yola çıksaydın eğer.

                                                                                                                                            
günün bilgisi: mağrip ülkeleri? günümüzde mağrip bölgesinin temel ülkeleri; fas, cezayir, tunus ve batı sahra'dan oluşur..  geniş çerçeveden bakıldığında bu ülkelere; libya ve moritanya'yı da eklememiz gerekir..
günün şarkısı: [TIKTIK]

görsel: burak aydemir..

Pazar, Aralık 19, 2010

söğüt çocuk


tomurcuk açar
nergis teninde ölüm--
gençken ihtiyar.

haiku neydir diye halen düşünüyorsan buradan bir bakıver!..

                                                                                                                                    

günün bilgisi: dünyanın en uzun köprüsü; "akashi kaikyö" köprüsüdür.. isminden de anlaşılacağı üzre japonya'da yer almaktadır.. kobe ile avaci arasındadır.. uzunluğu 1991 metredir.. ülkemizdeki köprülerle bir kıyaslama yaparsak; birinci köprü (boğaziçi köprüsü) 1973'de yapılmış olup uzunluğu 1074 metredir.. 1988'de yapımı tamamlanan fatih sultan mehmet köprüsü ise 1090 metredir.. 
günün şarkısı: [TIKTIK]

Perşembe, Aralık 16, 2010

Agatha Christie - Cinayetin Alfabesi "ABC"

 

"agatha christie" yıllardır içimde hep ukte olarak kalmıştır.. zira yıllardır hep ertelemişimdir.. zaman zaman, elime herhangi bir kitabını almış ve son anda farklı kitaplara yönelmişimdir.. ilk kez bir agatha christie kitabını okudum.. ve hele şükür diyorum kendime.. bu şahsen benim ayıbım!.. polisiye kitaplara bu derece bağlıyken agatha'yı hep es geçmek büyük bir eşekliktir!.. kendimi kınadım ve sonunda okudum.. sonunda diyorum çünkü kitaplar tozdan felakete uğramışlar.. okurken arada bir de hapşırmadım dersem yalan olur..

ben, stephen king ve cengiz aytmatov dışında başka yazarların sürekli takipçisi değilimdir.. rafta gözüme çarpan, enteresan kitaplara yönelirim çoğu zaman.. yazarı, üslubu hiç mi hiç umurumda olmaz.. bir kitap beni oku diye devam ediyorsa gerisi teferruattır.. zaten böyle de olması gerekli diye düşünüyorum.. sürekli belirli yazarlara ve eselerine bağlı kalmak,okuyucunun farklı yazarları, farklı üslupları yudumlamasına engel olur.. bereket ki bunu artık aşmaya başlıyorum.. az biraz daha zaman.. neyse kitaba geri dönelim..

agatha christie, bütün dünyada polisiye romanlarının ağababası olarak bilinir ki en büyük ayıbımın bu noktayı es geçmek olduğundan dem vurmuştum.. üslup olarak olayları belirli bir düzene yaymıştı kitapta.. polisiye romanların kendi içinde çeşitli gizler yer alır.. ve eğer gerçek bir polisiye okuyucusuysanız, elinizde kitabın dışında hemen yan tarafınızda, kağıt kalem hazır kıta bekler.. cinayetin alfabesi "abc" kitabında her bölüm sonrasında kaleme sarıldığımı içtenlikle söyleyebilirim.. ana karakter "poirot"un (kendisi belçika asıllı bir dedektiftir) sorduğu  soruların (o an için saçma sapan gelen soruları), yaptığı enteresan hareketleri bi kenera not etim.. ben, üzerinde yoğunlaşılan zanlıların anatomisiyle ilgilenirken kitabın sonunda "yuhh ohhaa.. çüşş.. bu adam mı katil?.. yaa bi git allasen.. hmm hakketten oymuş lan"  nidaları ("o"dan kastım dedektif değil len!) gece gece pederi uyandırdı.. kitap o derece içine çekiyor okuyucuyu.. bazı bölümlerinde siz karakter analizlerine girişirken işlenen cinayetleri kaçırabiliyorsunuz.. zaten polisiye romanların özünde bu vardır.. aynı kitabı ikinci defa okuduğunuzda, cinayetle alakalı başka bir ışık yanar kafanızda.. "hhmm bak bu adam çorap satıyodu.. cinayet mahallinde bi deste çorap buldular.. ayrıca trenle geldiğide anlaşılıyor.. maktulün sol yanında, geçen cinayette olduğu gibi, bir tren sefer tarifesi bırakılmış.. hmm şimdi buna göre demek ki olay bir seri cinayet ve anlaşılan psikopat katil olayların başka birisinin üzerine yıkılmasını istemiyor.." gibisinden detaylarla boğuşursunuz ki bence polisiye okumanın en keyifli tarafı yazarın size fikir yürütmek için ve de açıkçası kitabın sonunda g.t olmanızı sağlamak için geniş alanlar bırakmasıdır.. daha öncede dediğim gibi: "yuhh ohhaa.. çüşş.. bu adam mı katil?.. yaa bi git allasen.. hmm hakketten oymuş lan" ritüelini tekrar edersiniz.. 

kitap hakkında fazla ayrıntıya girmeye gerek yok.. meraklıları okumalıdır diye düşünüyorum.. kitabın başından, ortasından sonundan bi kuple sunmaktan nefret ediyorum.. bu şeye benziyo: hani evde herkes bi filmi izlemiştirde bi siz izlememişsinizdir.. aksilik evde herkesin olduğu bi gün filmi tv de verirler.. her adımda birisi "bak şimdi şöyle olucak.. aslında o ölmedi.. sadece hafızasını kaybetti" gibisinden sürekli araya girer ve bi işkenceye dönüştürür filmi.. ki insan bu durumda katil olabilir!.. kitaba okuyucu gözüyle verdiğim not 10 üzerinden 8'dir.. ki eli sıkı biriyimdir ve bu puan okumassan çok şey kaybedersin manasına gelir!.. ve son olarak kitaptan ayracıma takılan yerleri vererek uzaklaşmak istiyorum.. çavbella :)

[kitap toplam 175 sayfa - altın kitaplar'dan yayınlanmıştır]
  • "Bir deliyi ciddiye almak gerekir, dostum. Çünkü bir deli tehlikelidir." / ss.13
  • "İçkiyi fazla kaçıran bir erkeğin kudurmuş bir kurttan hiç farkı yoktur." / ss. 35
  • "Bütün sessiz insanlar, bir kez öfkelendiklerinde değişirler." / ss.60
  • "Sözle yazı arasında inanılmayacak kadar dein bir uçurum vardır." / ss. 85
  • "Sözler, düşüncenin dış elbiseleridir." / ss.93
  • "Bir insanın kafası ne kadar dolu olsa da, göz yine de bazı şeyleri fark eder." / ss.95
  • "Cinayetlerin bütün sırrı şu bir tek cümlede gizli: O pek dikkati çekecek bir tip değildi. / ss.114
  • "Rulette arka arkaya siyah geleblir. Ama en sonunda topun kırmızının da üzerinde durması gerekir." / ss.120
  • "Bir adım... Sonra bir adım daha... Yürümek ne acayip şey.." / ss.142
  • "Bir şeyi gizlemek isteyen bir insan için konuşmaktan daha tehlikeli bir şey olamaz. İnsanlar konuşurlarken kendilerini ele verirler" / ss.147-148
  • "Bir ormanda bir tek ağacı fark etmezsiniz." - Sheakespeare / ss.163
                                                                                                                                           

günün bilgisi: dünyanın en uzun kesintisiz kara sınırı: abd-kanada sınırıdır..
günün şarkısı: [TIKTIK]

görseller: agathachristie.com'dan alıntıdır..

Çarşamba, Aralık 15, 2010

şimdi reklamlar..


ne zamandır tv'de reklamlarda dönüyor.. 1 ay 3 hafta olsun mu? diye.. baştan diyim bu kadar heveslenmeyin.. sadece bir banka reklamıdır bu!.. zamanın bütçelere kıt geldiğinden, insanların yetişemediğinden dem vuruluyor duraksızın.. haliyle bir kredi kartıyla diğer kredi kartı borçlarını kapatmaya alışkın millet, bunada balıklama atlar mı bilinmez.. ama yok artık ebesinin zurnası demeninde zamanı geldide geçiyo bile!..

118 80.. 80 80.. reklamına ifrit olmayan varsa beri gelsin bitane çakayım ağzının ortasına!.. arkadaş beynimiz delindi bee.. vallahi yeter!..

ttnet tırıvırıları.. arkadaş neredeyse tekelsiniz.. evinde telefonu olmayan insan evladı yok memlekette.. bu ne doyumsuzluktur yahu.. her ay alo bile demesen 20 TL abonman parası alıyosun, üstüne bide reklam işine soyunuyosun.. ayrıca sunduğun internet hizmeti de tamamen cacıkgiller familyasından! zırt pırt sunucu bulunamıyor, bağlanmaya çalışıyor zurnalarını çalalı az buz zaman olmadı.. kaç yazım ben yazarken bu eyleminize kurban gitti.. alayınıza düğün alayı!.

türkcell.. daha fazla hayat tırıvırıları ve bence iğrenç bi müzik/slogan eşleşmesi.. artık inanın midem bulandı.. yıllardır turkcell'in kazıklaması oturmuyor da böyle ipe sapa gelmez, akılda yalnızca ifrit özellikleri kalan reklamların yayınlanıyor olması içime oturuyor.. ulen ne güzel özgür kız'ımız vardı bizim be.. nerde haydut gibi adamlar varsa onları getirin ekranlara.. aferin!.. elimde olsa deiştiricem hattı ama alışkanlık! zor geliyor bi müddetten sonra taşınmak.. 

çıkarım onla her yola toyootaa.. artık bu ses te pek naif gelmiyor.. ben "onyüzbin baloncuk yuttum" reklamlarını, neredeyse bir dizi süresince yayında kalan "konulu oralet reklamları"nı özledim be.. şöyle rıdvan dilmen arabadan inse, topu bi güzel eline alsa, tel örgülerdeki izleyiciye fırlatsa saçlarını dalgalandırarak.. ya da cem yılmaz sürekli cips yese ekranlarda!

reklam işinin artık b.kunun çıktığını düşünüyorum.. yok tanıtıcı reklamlar, yok son 5 dakka  reklamları, yok  kısa bi reklam arası, yok bilmem ne zıkkımın sunduğu dizimiz reklamlardan sonra devam edecek.. yok  yayınımızda gizli/sanal reklam uygulaması bulunmaktadır falan filan..yahu kısa kesinde aydın havası olsun!.. 

hah şimdi tuvalete gidebilirsin kaldığımız yerden reklamlardan sonra devam edicez!.. şimdi reklamlar..

                                                                                                                                           

günün bilgisi: japonya ve rusya, ikinci dünya savaşında karşılıklı olarak barış anlaşmalarını imzalamamışlardır.. dolayısıyla günümüzde resmi olarak halen savaş halindedirler.. 
günün şarkısı: [TIKTIK]

Pazartesi, Aralık 13, 2010

yumurtam sucuklu olsun!..


gündem yavaş yavaş değişiyor.. havaların soğukluğundan dem vuruluyor artık tv'lerde.. "arkanıza kalın bir şeyler alın yoksa üşütürsünüz" gibisinden samimiyetten uzak tavsiyelerle doldu ekranlarımız.. halbuki daha üç/beş bilemedin sekiz gün öncesinde her taraftan aynı mizansen yükseliyordu.. "yumurta!".. 

ülkemizin içinde bulunduğu koşullara, türlü huylarına bizler alıştık artık.. ne olsa "zaten belliydi" ya da "huhh olmasa şaşardım" gibisinden tepkiler veriyorsak söze çokta gerek yok aslında.. 

bir tarafta demokrasi kelebekliği yapan naçizane ülkeler!.. ve ber(i)tarafta da biz sevgi kelebekleri!.. ne hoş dimi dünya.. bugün dünyamızın bir tarafalarına düşen bombacıkların bir gün de bizim kafamıza inebileceğini hiç hesaplayamıyoruz.. nasıl hesaplayalım; ansızın düşen/düşürülen uçaklarımızda nedense hep mekanik bir arıza çıkıyor.. (pilota bile yormuyoruz).. sınır ihlalleri olduğu vakit hep bilmem ne milletlerarası zırvalıkları karşımıza dikiliyor.. dünyada hukuk zırvalıklarını kullanamayan ya da kullanılmasını umursayan yekpare millet biziz!.. neden? çünkü biz türküz!.. alttan almalıyız..

dışarıda durumlar böyle sürerken haliyle içeridede birbirimizi yemekle meşgulüz!.. acaba hangi tarafından yakalasakta alaşağı etsek diye düşünüyoruz.. yıllardır öğrenci meseleleri ülkemizin kanayan yarasıdır.. meseleyi sadece öğrenci meselesine, yumurta işlerine indirgemekte eşeklik olur baştan söyleleyim.. 

susmanın/susturulmanın yegane gaye olduğu ülkemizde haliyle konuşmak için ağzını açan cop'u yiyor kafasına.. sonrada bir güzel pışpışlanıyor..

kel/göbekli adamlar!.. ülkemizi ne hale getiriyosunuz lan! bi durunda bakın.. iki demet az paranız olsun n'olur!.. simsarlıklarınızla bu hale geldik.. nerdeyse osurmaya da vergi konucak.. bu kadar para toparlanıyor, bu kadar varlık satılıyor, ortalıkta gene bir şey yok! nereye gidiyor diye soran da yok!.. onlarında cebi doluyor.. olan kafasına cop'u yiyene, işsiz-aşsız bir gün daha volta atana oluyor.. sanki tek derdimiz buymuş gibi de bültenlerinde 35e 45 yayın yapanlarıda anlamak mümkün değil.. karşısında böyle bir muhalefet olduğu sürece tayyeap amcam bi 300 sene daha kalır orda! (tabiki zihinsel olarak).. hoş tayyeap amcanın devrilmesi, elini eteğini çekme meseleside değil mesele.. kim gelse cebini dolduruyor zaten.. ülkeme bi kazık çakın lan.. buraya ait olsun burada kalsın.. siz kazığı içimize çakmaktan başka bişey yapmıyosunuz.. 

ben bu satırları yazarken bir sürü insan çoktan öldü ve bir çoğuda doğmak üzere.. ve bir genç berdel olarak yeni hayatına başlamak üzere.. belki de osman tabancasına kurşunları doldurmuş, ablasını vurmaya gidiyordur.. mutlaka bir kaç kişide soğuktan donmak üzeridir.. bizler kıçımızı sıcağa almış, türlü hoyratlıkla saniyelerimizi saçmaya devam ediyoruz.. oysaki en değerli şeyin zaman olduğunu pamuk tıkandıktan sonra anlayacağız!..

her şeyin değerinin parayla ölçüldüğü bir dünyada yaşıyoruz.. para işin içine girdiyse gerisini salla gitsin.. aslında içinde bulunduğumuz durumu ahmet karcılar fotoğraf hikayeleri'nde gayet güzel özetlemiş: "İnsanlar hayatlarının anlamını kaybettiler. Neden biliyor musun? Çünkü fabrikasyon var, hiçbir işin tamamını bilmiyorlar. Bütünün anlamsız bir parçasını yapmaktan sıkıldılar. Çünkü yabancılaşma var, komşularını tanımıyorlar: Çocukken dinledikleri komşuluk hikâyelerini, kalabalık aile ilişkilerini özlediler. Çünkü oturdukları kalabalık kentlerde çok yalnızlar. Yakında hep birlikte hayatları için bir anlam aramaya başlayacaklar" (nokta!)

                                                                                                              

günün bilgisi: sokullu mehmet paşa; kanuni sultan süleyman, ikinci selim ve üçüncü murat dönemlerinde olmak üzere, toplam üç dönem, 14 yıl sadrazamlık yapmıştır. ayrıca sırp asıllıdır.
günün şarkısı: [TIKTIK]

resim: leman, 924. sayısı..

Çarşamba, Aralık 08, 2010

huhh.. performans ödevleri!


ülkemiz ne zamandır yeni bir eğitim sistemi üzerinde yoğunlaşmış bulunmaktadır.. detaylarına fazla girmeden bunun olumlu/olumsuz yansımalarını canlı bir tanıdığı olarak, usanmış bir tanık, saçmalayabildiğim yere kadar aksettiricem.. iş bu yazı belki bütüün mağdurların yüreklerine kibriti çakabilir.. olsun..

şimdi efenim ahh o eski okulcuklar, eski tahta masalarımız, neblim eski kırmızı kurdaleli günlerimizi özlemedim desem billahi talan olur!.. şöyle bi geriye doğru bakınca, okumayı söktüğümde yıllardan 94 filandı ve annem sevinç içinde bi kutu çokoprens dağıtmıştı tüm sınıfa :).. eskinin kendi içinde bi tatlılığı ve de şimdi dillendiremediğim kendine has bi sıcaklığı vardı.. gömlek kırk yerden yamalı, sümük mendillerimiz hazır kıta ütülü olarak ceplerimizdeydi.. ödev mödev traş işler gelirdi bize, en azıda bana!.. okuldan yaka/paça koşarak eve gelir, önlük bi tarafta çanta bi tarafta, merdivenlerden koşarak kaçardık dışarıya.. geride yalnızca "annnnee ben dışarıya çıkıyorummm" tizlemeleri kalırdı.. e haliyle evin kutsal kadını bi güzel kalay geçerdi üstümüze.. "ulen sıpa, çorapları bile tekleme giymişin.. nereye bu acele, b.k mu var sokakta!" şeklinde hınzırca severdi aslında bizi.. hep en iyi olmamızı istemediler mi?.. peder eve gelince başlardı ufak çaplı bi tantana.. "oğlun bugün aferin almış babası.. göster bakalım defterini"..  .. "aferin" denilir gene elde kumanda (bak ozamanlar bile modaydı kumanda.. gerçi daha star filan yeni yeni çıkmıştı.. yerli kanallar.. hakimiyet trt'de filan!) 

neyse işte bi hoştuk len o zamanlar.. sürekli dizlerimiz yara bere içinde dönerdik eve.. hiç bi pantolonumun dizlerinde yama/etiket eksik olmadı.. biz sokakta yetiştik, büyüdük.. bütün kaslarımızı doya doya kullandık!. küçük dağlarımız vaardı mahalle aralarında.. oralara küçük garajlar yaptık.. çevresinde biten ne idüğü belirsiz bitkileri gözlerimize pırtlattık.. en güzelide yan mahalleyle sürekli maç vardı lan!.. biraz demode ama hakketen öyle; "biz büyüdük ve kirlendi dünya"..

gelgelelim bizim kerkenezlere.. her güne ayrı bi senfoniyle karşımızdalar.. bi kere hiçbir şey öğrenmeden dünyanın hamallığını yapıyolar.. bakıyosunuz; yok mukavvalar kesilecek, üstüne resimler yapıştırılacak.. yok bilmem hangi devrin sultanlarının önemli olayları zımparalanacak filan.. tamam iyi güzel yapılsın bunlarda; lan daha bi tane kendisinin hazırladığını göremiyoz ki performans ödevleri denen zırvalıkları.. ulen sanırsınız velilere özel bi sistem anasını satam.. 

evde bi ufaklık var.. henüz dörde gidiyo kızcağız.. allah yardım etsin bu hızla 80 senede üniversiteyi zor görürler! bi kere içi boş bi eğitim alıyolar.. ulen dördüncü sınıfa gelmiş bi adam atlasta türkiye'nin yerini bilmiyosa/öğretilmemişse, turp sıkarım öyle eğitimin içine!.

son tümcelere girerken yinelemek istiyorum; "milli eğitimin tamamen bi taraflarıdan uydurduğu bu sistem, beyni alınmış ördekler yetiştirmenin yanı sıra, velilerin bilgisini ve de sabrını ölçmeye yöneliktir!.." tamamen kırtasiyecilik üzerine dönen bi sistem olmaz, yaşayamaz!.. öncelikle çocuk olduklarının ve bunu yaşamaları gerektiğinin aşılanması gerekli.. evet, istanbul böyle.. naapalım.. her taraf beton.. sokak kavramı yok.. en azından çocuk parklarına; otel, motel, simitçi, bakkal, çakkal gibi sırf gelir getiriyor diye harfiyata girişilmemeli!.. bırakın lan, onlarda doya doya koşsunlar!..

                                                                                                                                  

günün bilgisi: türkiye'nin en uç bölgeleri nerelerdir? en kuzey ucu: sinop iline bağlı inceburun, en güney ucu: hatay iline bağlı beysun koy'u, en batı ucu: gökçeada'da ki avlakaburnu ve en doğu ucuda: ığdır iline bağlı aras ırmağı'nın dil kesimidir..

günün şarkısı: [TIKTIK]

resim: 1990 yılı, istanbul/fener - erdal yazıcı..

Pazartesi, Aralık 06, 2010

henüz minikti elleri..


uzun, genişçe bir gece uzanıyordu önünde.. çenesi avuçlarında, serçe parmağı dudaklarına bana/çıka daldı düncesine.. 

henüz minikti  elleri.. çenesine sıvanan reçineleri sıvamakla meşguldü avurtlarına.. gözlerin tatlı sarhaoşluğuna gebe merasimi uyuklamayla son bulmuştu.. olduğu yerde, sandalyenin yedeğinde kalakalmıştı.. yumuşacık öpücüklere teslim uykusundan uyandı bir baba şefkatinde.. tek gözünü deviren afacan, babasının kollarında, kendisini daha bir serbest bırakaraktan devam etti portakal çiçeklerinin ardı sıra kovalanmaya.. 

ve uyandı.. henüz minikti elleri.. bir bisiklet selesinde ufacıktan bir kavun.. peşi sıra sürüklenen toz bulutuna aldırmaksızın pedallara asıldı.. asıldı.. ve bir bahçe kenarında son buldu tekerlerin cıvıltısı.. üç öbekten oluşan çilingir merasimine birde su eklenerekten afiyete sunuldu nefs-i kübralarına.. midenin raddesi dolmuşken bastıran uykunun vehametine yenik düştü beden-i abidesi.. çimenlere serildi, başı ellerinin üzerinde.. esneyemeden daldı gitti..

ve bir çölde ilerlerken buldu zamanda kendini.. sağında solunda telaşsız kalabalar.. varışı olmayan seyyahlara karıştı gitti uçsuz bucaksız çöllerde.. dilinde bir ezgi sarhoşluğu, gözlerinde seraplar.. kum ardında saklı gölgeler uzandı belli belirsiz.. sırtında çanta, elinde kamburlu bir deynek.. sağa sola tımbır tımbır uzatarak ilerledi.. gözlerinde bir bandana.. dudağının çatlaklarına doluşmuş kum tanecikleri.. uzaklardan apollon edasında parıldayan boşluk.. ruhuna osuruk sıkan kaktüse inat yattı yanına.. bekledi ki birileri öpsünde kurbağalama devam etsin sulara.. ama olmadı işte.. gene olmadı..

yampir yumpir yorganına daha bi sıkıca sarılarak, içini ısıtın avuçların gardiyanlığında  daldı gitti tekrar portakal çiçeklerinin ardı sıra..

henüz minikti elleri..

günün şarksı:[TIKTIK]

fotoğraf: erdal yazıcı..

Cumartesi, Aralık 04, 2010

eh be madam zorro!..



madam zorro.. bu annemle aramdaki genel hitap şekli!.. misal dışarı filan çıkılacaktır hep sorulur: "madam zorro, bak dışarı çıkıcam bir şeyler lazım filansa söyle.. sonra ağlama unuttum diye!" şeklinde.. genellikle de hep unutur bir şeyler ısmarlamayı.. biraz düşünür ve "nere gitçen bakem" modunda tek kaşını indirir.. sonra aynı bildik tırıvırılar.. asıl kayışı koparan hadise bu sabah gerçekleşti.. aşağıda geçen diyaloglar abartısız aslının tıpkıçekimidir!..

saat sabahın yedisi bile olmayan kör bir vakitte seyretmektedir.. arka fonda pederin öksürük sesleri.. (ne zamandır şu sigara illetinden kurtulmasına çalışıyorum.. evin her tarafı saklı sigara paketleriyle doldu!)

madam zorro: oğluumm uyuyo musun? bak kalk hele ne anlatıcam sana...
bezgin bekir: yaa madam git alla sen.. uykum var.. camı aç ve git yatağın soğumadan yat aşşa!
madam zorro: çok acayip bi rüya gördüm bak.. dur da anlatayım..
bezgin bekir: anneeee bırak yastığımı yaa.. uykum var.. 38 saat bekleyemez misin?
madam zorro: ikinizi rüyamda gördüm! (ikinizden kasıt ben ve birader.. yan yana baza seyrinde horuldarken arkada öksürük fonu devam eder)
bezgin bekir: ufff.. gene ne gördün bee.. üstün açıkta kalmıştır hade git yat.. valla boğazlıycam seni kalkarsam!
madam zorro: biz babanla oturuyoz.. sizde karşımızdasınız.. bi çanta para getiriyolar bize.. (bi gece evvelleden canlı paradan aradılar dedim, içine dert oldu heralde)
bezgin bekir: tamam anne para iyidir bak bize getiriyolar.. hadi git yat artık!
madam zorro: ama parayı iki tane kız getiriyodu oğlum!?! (kaç zamandır dilinde everelim birinizi diye.. ulen daa 23-21 yaşlarında seyrederken oha tabi) ikiside sizin gibi kardeşler böyle..
bezgin bekir: ohaa! yeter madam valla yeter.. evlenmicem ben.. kuruyup gidicem böyle.. on sene sonra bakarıs.. git oğlunu evlendir.. beni rahat bırak sabah sabah!..
madam zorro: oğlum bak ikinizde abla kardeş alıcaksınız benden söylemesi.. bak rüyama girdi diyorum.. kalk bi hele.. bizim şansimetlerin kzıları var  iki ta..
bezgin bekir: madaaamm.. git şurdan.. valla boğarım seni.. bak osurucam şimdi.. git oğluna kulaç aç biraz.. o hevesli bu işlere! bırak beni.. ben e-v-l-e-n-m-i-c-e-m!
madam zorro: amaan be sizede bişe söylenmiyo.. kalkta ağzını bi fırçala!
bezgin bekir: hönk!?!!

resim: sony pictures digital.

Salı, Kasım 30, 2010

roket yazıları: 2 " haşmet, kapıyı kapamayı unutma!"


saçlarına absürdten şekiller filan veren haşmet, yavaşça çıkışa doğru sürüklenir en paytaklı tarafından..

gecikme raddesini sonuna kadar evde oyalanarak kullanan haşmet, ayakkabısının tekini giyerken diğer tekinide aramaya koyulmuştur evin içinde!
offf.. ulen bi koyduğumuda yerinde bulayım bee... oha hakketten ohaa.. ulen bi ayakkabının eşi ötekinin yanında değilse nerde olur ki? sabah sabah patlıcanlara geldik anasını satam yaa.. öfff.. evdede topal leylek gibi dolanıyoz zaten.. madam bi yakalarsa akşama kadar halı çarptırır balkonda!.. anneee annee.. ayakkabımın tekini gördün mü?.. nee uyuyo musun? valla mı!.. nereye koyduysam orda mıdır?!.. boğacam yaa vallaa boğacam!..

annesiyle seremonisinden eli boş çıkan haşmet eski-püskülerini raftan alarak yola çıkmaya koyulur..
ulen sabah sabah ruhum osuruklandı.. gene kaldık bizim delikli nanelere! oğluumm kapıyı çekk!.. olur madam olur.. sen yat osura osura.. ulen bu kapınında gıcırdamasına ayar oluyorum.. en sonunda çıkarıp işiycem bütün vida,conta ne zıkkım varsa üstünde o olucak!.. öff ne pis kokuyo sabah sabah ortalık böyle.. ulen nefes almıyolar resmen osuruyolar bee.. öfff.. 

sonunda yola çıkan haşmet gene rutine bağlar işi..
kapıyı çeek.. hop.. bismillaaahh.. ulen sol ayakla çıktık dışarı iyi mi.. hay sokayım yaa.. koca karı tırıvırısı o işler.. ulen zaten tersimden kalktım!.. bugünden bi cacık olmaz.. lan hangi günden cacık oldu da bugünden olmasın.. sus be sus..  .. .. ulen bu adamda hep aynı saatte kepenkleri açıyo.. yatsana olum sabah sabah delimidir nedir.. ben patron olucam varya, dükkanı açarsam namerdim!.. bakkalda açılmış.. hakketten geç kalıcaz heralde.. bu kızda hep kolunda bi çanta.. sanki bilmiyoz anasını satiim baktıını.. bende baktım sana ohh oldumu işte ohh.. lan anladı galiba.. çevir başı çevir.. telefonda bişeler bakıyomuş gibi yapayım bari!.. menü, mesajlar.. ulen fix aynı numara.. canın daraldıkça aynı naneleri yiyon.. neyseki kız geride kaldı.. hmm çantaya baakk!..

otobüsün duraktan kalktığını gören haşmet küfürler savurarak durağa yanaşır..
bu yokuş gebertecek bi gün beni.. n'olucak anasını satiim bizim evin önünden geçseniz.. yaa bu kaldırım kenarına bez atanların anasını eşek kovalasın  be.. gene bok oldu ayakkabılar.. velette sağlam sıçmış beze! öff öfff.. laan laan otobüs gidio.. dur laan durr.. hay anasını satam nerde bu akbil!.. hay aq.. o kadar el ettik durmadı otobüs.. götük kent! arkayı işaret ediyo bide.. şerefsiz o otobüs gelene kadar işten atılırım bee.. hay anasını siteyim yaa.. gene kaçtı otobüs.. ulan hadi ben geç kaldım.. bu durakta bekleyenler salak mı? lan daha demin önünüzden kalkmadı mı? ne sitime binmediniz.. ayakta gidin nolucak anasını satam.. illa kıçınız değicek yere!.. lan durak nerde şaşkalozlar nerde bekliyolar.. olm gelsenize böyle.. lan herkes ayrı bi garip sabah sabah.. melankolik halinize sokayım alayınızın.. şuna bak şuna.. pehh lan sanki yüzmede milimle şampiyonluk kaçırmış sürtük.. lann salak sende sıçıyosun işte.. sende osuruyon.. sende burnunu karıştırıyon.. niye sen uranyumdan mı yapıldın? kızardı lan gacı... ulen kime baksam oda bana bakıyo bee.. neyse çevir kafayı çevir!..

resim: anonim..

Salı, Kasım 23, 2010

mim ki..


huuhh.. ben bu mim nedir neye yarar diye çözmeye çalışırken en siftahlı tarafından, saolsun jove. mimledi.. 20 sorudan oluşan parkurumuz başlamış bulunmaktadır.. bakalım neler yapıştırıcam.. pardonna yazıcam!

1.En sevdiğiniz kelime: armut..
2.Nefret ettiğiniz kelime: kalk..
3.Ne sizi heyecanlandırır: bira!..
4.Heyecanınızı ne öldürür: bayat bira!..
5.En sevdiğiniz ses: mızıka..
6.Nefret ettiğiniz ses: happşuu..
7.Hangi mesleği yapmak istemezsiniz: vidanjörcülük...
8.Hangi doğal yeteneğe sahip olmak isterdiniz: zihin okumak filan..
9.Kendiniz olmasaydınız kim olmak isterdiniz: avril'in kocası  :D
10.Nerede yaşamak isterdiniz: bora bora adası..
11.En önemli kusurunuz: bazen kendi kendine konuşmak..
12.Size en fazla keyif veren kötü huyunuz: aşırı uyku.. (rekorum deliksiz 2 buçuk gün!)
13.Kahramanınız kim: kaptan mağara adamı :p
14.En çok kullandığınız kötü kelime: hass..r
15.Şuanki ruh haliniz: şam şeytanı :F
16.Hayat felsefenizi hangi slogan özetler: alayına düğün alayı girsin!
17.Mutluluk rüyanız: hmm.. şöyle küçüçük bi kulübem olsun, çift katlı olması fena olmaz.. geçerim balkonuma fokur fokur çayımı içerim.. içinde yarın geçmeyen her düşe girebilirim!
18.Sizce mutsuzluğun tanımı: sabahın kör bi vakti sıcacık yatağından kalkıp, ömrünü para kazanmanın peşinde harcayarak zombileşmek..
19.Nasıl ölmek isterdiniz: osuruk gibi olmasını isterdim.. bi anda beklemeden olsun.. ne kadar tutmaya çalışsanda öyle en zartlısından salıverilmiş gibi..
20.Öldüğün zaman cennete giderseniz Allah'ın size ne söylemesini isterdiniz: nihahaha, seni kandırmışlar olum.. geç bakalım şöyle.. çıkart cebindekileri.. 

ve âdet olur ki bu mimi birilerine şutlamak lazım.. bakalım bakalım..mimlenmek isterlerse sequieros , soldansay ve de neredeysekafasiznick olsun.. ne de olsa ilk 3 izleyicilerim :)


resim: karalahana.com

Pazar, Kasım 21, 2010

ıssız adam..



sessiz bir koy düşün.. şöyle in/cin top filan oynasın.. işte tam oraya,  ufacıktan bir kulübe konduralım.. şöyle arkasında da inceden bir tepe filan olsun ve de sahile sıfır.. iki göz odası olsun.. bir yatak, küçük bir dolap ve de pılı/pırtı için küçük, öğrenci işi bez dolap.. haa sonra kitaplar içinde küçük bir köşe!..

bir adam.. kafasında fötürlü bir şapka.. hani o boğaza ip inen cinslerinden.. dudaklarına yer etmiş bitik  bir de izmarit.. sonra üstünde robinson'un yırtık bir gömleği ve de salaş bir şort.. saç/sakal almış başını gitmiş.. gözlükler desen buğudan sekiz gösterir olmuş!

bizimkisi tam bir berduş gibi anlıycanız.. sazlıklardan yaptığı ufak bir tabureyi atar kapının önüne, gün batana dek miskin miskin oturur çoğu zaman.. bazen de aklına eserse kıyaya demirlediği, her tarafından su alan sandalıyla, olta sallar koyun en dingin yerlerinde.. bazen sığlıklara balıklama dalsada eve boş döndüğü olmaz hiç.. mutlaka omuzunda üç-beş çipurayla iner sandalından.. sonra kulübesinin kenarıda, artık isten kapkara olmuş demliğinin yanı başında şişe geçirir onları.. ohh mis..

gecenin inmeye başlamasıyla birlikte bardak tıslamaları kaplar tüm koyu.. resmen bardaklara gerdan kırdırır.. isteri nöbetine tutulmuşçasına, titrek ellerinin ardı sıra yuvarlar teklemelerini.. boğazdan süzülür inceden yangın,.. yavaş yavaş mideye oturuken içsel titremeye yakalanır.. ve ansızın gözleri kızarır.. hepte bu raddesinde yakalanır sağnağa.. uzaktan bakıldığında içkinin muzip çelmesi gelir akla.. velâkin işte tam o raddede sisler düşer dimağına.. kimbilir kaçıncı gamzesine yandığının cananıdır..

gün gecedir artık.. uzaklardan sırıtan ay ışığından başka yaren yoktur koca koyda.. melankolik bir tırıvırı çöreklenmiştir yakasına.. bütün ömrünü  kulübesinin önünde, taburesinde geçirmeye razıdır..

Çarşamba, Kasım 17, 2010

angus uzmanları!


evet bayram.. hava birascık kapalı olsada insanın çıkıp turlayası geliyor.. bayramlaşılır, tokalaşılır.. ne zamandır görüşemeyenler "biras göbek ilerlemiş hacı" ya da "saçlar mı  seyrelmiş ne" diyerekten takılırlar birbirlerine.. hep gözler vücuttaki değişimi gösteren emarelerdedir.. 

hoş beşten sonra cümleler bitiyor ve söz dönüp dolaşıp anguslara geliyor!.. vay arkadaş ne kadar meraklı milletiz böyle yeni yeni hayatımıza giren kavramlar hakkında uzmanlaşmaya!.. ulen şöyle bi ense yapıp televizyonun karşısına kuruldum, hazır evde boş!.. zap zap zap.. her kanalda bi tane angus uzmanı! anlatıyor ballandıra ballandıra, yok efendim bunlar çok ayrı bi yemle ve de bilmem ne zıkkımla besleniyorlarmışta, ülkemize uruguay ve ukrayna gibi iki alakasız ülkeden ithal ediliyorlarmışta bilmem ne!.. sonra mikrofonu bizim çiftçiye sallıyorlar.. oda başlıyor bi güzel sallamaya!.. yok bu yıl hükümet biz çiftçilere destek çıkmadı.. mazot şu kadar.. ekili arazi bu kadar.. ben bu danayı tosun haline getirene kadar 4 yılımı veriyorum, bizde üretim yeterli olmadığı için 7 ayda davul gibi şişirilen angusları getirip satıcaklarmış.. hem bizi avrupa kıtasına sokmuycaklar.. anadolu işi, yalnızca bizbize yeticekmişiz filanlar işte.. adam haklı nası olmasın anasını satam.. yok bilmem ne hastalığı yayılmasın diye istanbul ve civarı illerde yalnızca trakyadan ve de angusistanlardan gelen kurbanlıklar pazarlanıcakmış.. ulan birinin cebi fena şişdide bakalım onu kim hortumluycak!..

sonra memleketen kurban manzaraları.. yolda angus kovalayanlar, acilde parmağını kesenler, köprüden kurbanlıkları geçirirken yediği 4.800 tl cezaya isyan edenler ve de nerde o eski bayramlar rutinleri.. onu bunu bilmem arkadaş.. kaç günlük babalar gibi tatil var önümüzde.. içinde biriktirdiğin bütün tezekleri boşalt, ne bilim git armut ye.. yat bi kenarda.. nasılsa "bütün tantanalardan sonra geriye yalnızlık kalır" diyen eleman gene haklı çıkıcak..

resim: digitaldesktopwallpaper.com

(bugünde sabahtan beri şu şarkı musallat oldu.. dinlendirici bi tınısı var ve lâkin bi dinleyiver TIKTIK..)

Pazartesi, Kasım 15, 2010

roket yazıları: 1 "kalk haşmet kalk, sabah oldu!.."


ve bir telefon dıngıltısında öter sabah horozu.. beş dakka, üç dakka daha.. du biras daha derken haşmet, mayış mayış kalkmaya çalışır yataktan..

hırrr zırrr zaartt  (arada bir de osuruk sesi)
ulan ne çabuk doğdun gün.. ohhoo saate bak.. haa sahi beş dakka ilerdeydi sanki saat.. biras daha yumulayım.. nımnım hııhhh ııhhh.. çatırt, haşırr huşur.. ulen bu da kıvrım kıvrım, kaşımaktan kızamık çıkarıcam şimdi!.. 

gözleri kapanır gibi olur biras ve kurguladığı hayale devam eder haşmet bi kaç dakka daha.. 
... sahilde çok kalabalık biras.. şöyle tenha bi yer.. hahh.. hemide leylekler sıvanmış kumlara.. amaninn amann.. göbek içeri biras.. hıııppp.. burundan soluk.. havlu omuza.. uyuyo lan bunlar.. dur uyansınlar.. benim düşüm lan bu .. kalkın.. bakın banaa.. baksanıza olm.. pufff .. kaçtı bütün nefes.. göbek çıktı yelkenli gibi ortaya.. hıppp..  dur olmadı lan böyle.. en iyisi ev yapayım kendime!.. aha saat kaç oldu ?

uykunun sersem rafında bardak kıran haşmet, tek gözle saati süzer ve bi kaç dakikalık uyuklama senfonisine devam eder..
nerde lan bu telefon.. saatide çok küçük gösteriyo, bi ara ayarlamak lazım!.. var biras daha.. yav bu sağdan sola dönmeler öldürecek beni.. sol tarafıma yatamıyorum aq bi türlü.. kalbim osuruklanıyo, acayip bi haller.. neyse yeter dön sağa.. kol yastığın altına.. hiyayaa huuhh.. ıhhıı ıhhh.. nım nım nım.. ulen neydi o ilk okuldaki kızın adı.. ne güzel sarı saçları vardı.. bi kere karşısında ağlamıştım lan.. nasıda süzükmüşüm o zamanlar.. hep emel sayın'ın yüzünden!.. ahh bitane emel sayın daha bulsam evlenicem onla.. lan sanki sokakta kol gezip seni arıyolar!.. sanane lan..

ve kalkma saati gelmiştir haşmet'in
off en uyuz olduğum an.. lan şu sıcacık yatağı 100 lira verseler bırakmassın ama götü boklu işe yetişicen diye terk ediyosun.. bi kere daha sarılayım yorganıma.. ne kadar sıcacık, ulen böyle hayatın suyuna limon döküp içmek lazım.. ne kadar bayık lan böyle.. keşke hep içinden geçtiği gibi yaşasam.. haa oldu.. o çok sevdiğin biraları sidik doldurur öyle içersin!.. öff yeter çık yorgandan aq.. hiyyyaaa hııı huuhh.. hava daha karanlık be aq.. bu saatlerden bişey anlamadım ben.. 

resim: luis royo

Perşembe, Kasım 04, 2010

roket yazıları..


bu yazıların bi seri olması düşünülmekle birlikte, parça/bütün olarak bakıldığında hiç bir anlam ve çıkarımı yoktur.. ben dahil okuyacak olan kişiler bu yazılarda kendilerinden bir parça bulamadıkları gibi hiç bi bokta anlamayacaklar!.. neden mi? şimdi şöyle izah edeyim; kafamızı düşünün.. beynimizi.. içinden geçenleri.. insan denen canlı müsvettesinin düşünemeden geçirebileceği bir saniyesi bile yoktur!.. dimak denen doğal dekoderimiz sürekli olarak bi yerlerle meşguldür.. misal; siz kendi iç sesinizle konuşurken bi anda yoldan geçen hatunların gerekli yerlerine kilitlenmişsinizdir ve haliyle zihinde oraya kayarken iç sesinizde bi tuhaflaşma yaşanmaya başlamıştır.. derken gördüğünüz iki, üç mandalinayla bi anda yıllar öncesinden bi anı gelir yerlerşir iç sesinizin perdelerine ve tam ortasında o eski arkadaşınızın yakasındaki alakasız düğmeler filan.. sonra beyin süzgeci kendini toparlar bi ara ve yeniden iç sesinizle absürtten şeylere kafa yormaya devam edersiniz.. işte böyle gider.. yani bi an simit yerken aynı dakka içinde diğer elinizde kebap, yan tarafta şalgam ve içli köfte hazır kıta beklemektedir.. 

işte böyle dostlar.. biraz saçma ve de karmaşık olmuş olabilir.. ilk yazıdan sonra neler yapmaya çalışacağımı daha iyi anlayacaksınız.. hayali yarattığım bi adamın kafasından geçenleri satır satır yazıya dökmeye çalışacağım.. bazen kendim, bazen çok değerli bi dost, bazen de tiksinç bi herif olarak karşınıza çıkacak.. şimdiden bende merak ediyorum neler çıkacağını.. ama baştan söyleyeyim; çok saçma ve de alakasız şeyler olacağı kesin.. sakın bu yazılardan sosyal mesaj filan çıkarmayın yoksa gömleği tersten giydirirler adama!..

ha sonra neden ismi roket yazıları bende bilmiyorum.. aklıma ilk o geldi!.. pek yakında yaratacağım karakterin iç sesiyle roket yazıları: 1 olarak karşınızda olunacaktır.. hade hayırlısı..

resim: luis royo

Pazartesi, Kasım 01, 2010

çanta..


bi çanta kokusuydu aslında sığdırdığım düşler.. şekerimsi plastik.. bi çocuk sabahımın unutulmazı.. hani bazı anlar vardır yaşamın kenarlarına tutunan.. her benzerinde aynı hazzı, aynı kokuyu ararsın.. 

yaşımın ne vakitte seyretiğini pek anımsayamıyorum.. ancak beşten fazlada değildir.. bi sabah uyandığımda baş ucumda o çok sevdiğim çanta vardı.. hani eski cinsten, şimdinin dosya, klasör ebatlarında, elle tutturgaçlı.. en çokta eskinin türk filmlerinde çıkardı karşımıza.. işte öyle bi şeydi.. kahverengimsi.. deriden bozma, şeker aroması desen değil, bildiğin plastik kokusu.. olurya yeni şeylerin yeniliğini tesciller cinsinden.. 

günlerden bi gün.. gün dediysekte eşek kadar olduktan sonra bi gün işte.. çok değil daha bi hafta öncesi.. çatının eski püsküleri arasında cirit atarken birden elime yırtıktan pırtık bi çanta ilişti.. evveeett.. işte o çanta.. nasıda gözlerim doldu anlatamam.. insanın boğazına bi yumruk otururda yunkunsada inmez kursağından aşağıya.. 

elime aldım çantayı.. o tutma yerlerinde, küçük ellerimin kokusunu çekiverdim bütün tozlarıyla.. bi anda gözlerimden boşanan yaşlar çantanın kenarlarından aşağıya süzüldü.. çanta o kadar küçüktü ki elimde kayboluyordu resmen.. çok fena oldum be.. büyüdük galiba biras :)

Çarşamba, Ekim 27, 2010

ladies and gentlemen : RIFKI !

evet sayın seyirciler.. işte karşınızda birbirinden artistik patinaj pozlarıyla çakal RIFKI!.. kim ola ki bu dümbelek diyebilirsiniz.. ancaak şunu belirtmeliyim ki günümün geniş yelpazesini bu çakal kaplıyor.. haylaz mı haylaz ve bi o kadarda tembel!.. bulduğu ilk fırsatta uyukluyor.. bazen bi kaç saat ortalıktan toz oluyor.. artık ne yapıyosa! geldiğinde tokmakla uyandıramıyorum.. hem sonra bu şebek ellerimi paramparça yapıyo mıncıklarken.. olsun lan sevildiğini biliyo şerefsiz.. neyse bu kadar yeter.. zaten resimleri görünce bu çakalın normal bi kedi olmadığını anlıycaksınız.. haa son bi şey daa bu çakal daha 8 aylık bile değil!..







Pazartesi, Ekim 25, 2010

huyuna ekmek banayım..


huy dediğin çeşit çeşittir.. kimi yatmadan önce son bi rutin kontrolleri yaparken yarım saati devirir evin içinde.. yok pencereyi kapadım mı acaba.. kapadım ama kolu çevirdim mi ki.. yok kapının sürgüsü döndümü.. acaba banyonun lambası açık kaldı mı? filan işte.. 

kimisi de tv izlerken ayaklarıyla gözüne takılan yazıları taklit etmeye çalışır! naçizane ne melem olduğunu bilmediğim bu dertten muzdarip değilim aslında ama uzaktan bakınca pek bi komik duruyo lan :D geçen gün annem söyledi "oğlum o ayaklarınla neydiyosun öyle, dur iki dakkada filmi izleyelim!" şeklinde.. tamam ben bazen farkına varmıyorum ama her nereden komut alıyosa kebeş ayaklarım, parmaklarına kalem tutuşturulmuşçasına alt yazıları ve duyduğu anlamsız sözcükleri takıntılı bi hissiyatle çala kalem serpiştiriyor havaya.. bilmem anlatabildim mi?

garip huylarım ben keşfettikçe saçılıyor bir bir ortalığa.. bunuda geçen gün fark ettim.. aslında ne yaptığımı biliyorum ama farkında değilmişim.. böyle kıvrımları olan şeylere canlıymışçasına acıyor ve onların kaşındıklarını düşünüyorum.. mesela bir duvarın köşesi hele ki üç köşesinin birleştiği yer! tırmanıp kaşıyasım geliyor.. acıyorum duvarın haline.. daha bi açıklayıcı olsun mabında bi örnek daha vereyim.. farz-ı misal bir gitar var elinizde.. onun bu kıvrımlı köşelerine toz filan sıvanır zamanla ve etrafını silsenizde o bölgeleri tortulanmış gibi kalır.. işte ben bu noktada onların birer canlı olduğunu düşünür ve acınası gözlerle kaşındıklarını varsayarım.. hemen tırnaklarım haşır huşur bütün tozları kaşıma merasiminde yok ederler..

işte böyle.. cansız nesnelere karşı hep bu gözle baktım/bakıyorum.. dilleri yok ki söylesinler..  ya sahiden kaşınıyorlarsa!..

resim: milliyet

Cuma, Ekim 22, 2010

öf be cimbom..


canım fena halde sıkkın cimbomun bu hallerine.. senelerdir hiç bi maçta üç pası üst üste yapamayan bi takım olur mu? buna ek olarak futboldaki ülke olarak toptan çökmemizi de eklersek, bi futbol delisi olarak futboldan bi haberim ne zamandır!..

bakınız bu hafta fenerle derbiye çıkıcakmış bizimkiler!.. ulen ne derbisi.. derbiliğimi kaldı.. arada bi kazanır takım dediğin.. her sene 6 puanı vermekten, üstüne üstün bi de kevgire dönmekten bıkmadılar.. daha şimdiden olası facianın söylentileri dönmeye başladı ortalıkta.. iddaa bile fenerin kazanma oranını 1.50 olarak belirledi!.. artık laf tükenmiştir bu noktada.. ne söylense boş.. cimbomu sıradan mahalle takımı haline getirenlerin alayına düğün alayı girsin!!.. maçtan bi beklenti içerisine girebilme ihtimali inanın ki sıfır!.. maça çıkmayın 3-0 hükmen mağlup olun geyiklerine içten içe katılıyorum!.. 

ulen nolur nolmaz.. bakarsın yenerler feneri.. zaten yenecekse de böyle saçma sapan bi halde yenerler..  herkesin fark yemesini beklediği, abuk sabuk futbolculardan kurulu bi takımla ihtimalsiz ama ya tutarsa işte.. ne suçu varsa reykartzampara da şutlandı! hagi geri döndü bi de üstüne.. tugayla iyi bi ikili oluştururlar da bakalım fenere süpriz yapabilecekler mi.. oynatalım görelim! 

skor tahminim FB:5 GS:2!

Perşembe, Ekim 14, 2010

zödöf..


gizli ve yeşil yosunlarla kaplı, çatlaklar içinde saklı.. güneşin az ve gölgelerin uzun olduğu yerler..

gölgesine sıvandığın dallarıyla güneşi selamlamak vardı gizimde.. hamak filanda istemez.. varsın karıncalar gezinsin vücudumda.. yeterki yapraklardan süzen damlalar yüzüme düşsün..

küçükten hayalimdi sessiz bi koyda ufacık bi kulübe ve de ufacıktan bi sandal.. balıklar için kovalara gerek yok be olum ne çıkarsa martıların olsun.. yeterk ki yüzümü esmerleten güneş olsun.. çok şey mi istiyoruz lan hayattan.. sessiz sakin bi koy vardır elbete.. bize düşer mi acaba küçük bi parsel.. naapsak acaba.. belediyeye filan mı yazılsak.. yoksa gözünü kapadığında yaptığın kaçamaklar yeter mi? 

ah be ah ulan.. şimdi mis gibi güneşin ısıttığı çarşaf gibi denizin ortasında suların hışırtısını dinlemek vardı.. haa belki çişini getirebilir bu durum.. olsun lan ne var çıkarır septirisin denizin orta yerine.. amaan koy zıbınına rahvan gitsin.. haa unutmadan eşeklik yapmassak heralde elimize olta neyin alırız di mi? yok fa sol la si.. ııhhhııhhı osuruğum geldi kaç kaç..

ulan gene boka sardı yazı.. gene çiçek böcek başladık ama devamı gelmedi.. ben beklerdim ki bi kurbağaya bi prenses parmak filan atsında eşeğe dönüşsün.. ya da rapunzel gacısına inat keltoş bi hatundan sırım sırım saç dökülsün.. ama olmuyo bu aralar.. ilham cacıkları mı ne, her ne zıkkımsa işte, bu aralar semtime uğramaz oldu.. ulan iicene topane berduşlarına bağladık işi.. neyse biliom seninde ruhun osuruklandı.. hemen kaç burdan, bi kaç yüz dakika uğrama..

haaa, cuma'ya gittim gelicem!

resim: anonim..

Pazar, Ekim 10, 2010

10.. 11.. vee 12.. tıp!


zaman kavramını yitiriyor insan dalınca.. şöyle bi düşününce geriye doğru, ne çok yaşamışız ulen.. hani adette yerini bulsun kabilinden bugünde farzı misal 10.10.2010.. ee nolmuş!.. ebenin zurnası olmuş.. herşeye osuruk bulaştırmasan olmaz dimi.. bak, bilmem kaç yüzbinmilyon baloncuk yıldan bilmem her ne karın ağrısından akrabalarımız olan mayagillere göre tarihin sonu geliyor!!

efenim bu mayagiller 21 aralık 2012'yi tarihin sonu olarak addetmişler.. yani ozaman takvimleri doluyor.. bi bakıma aşırı fantezik zihindeler, bu vakt-i ne velemi kıyamet olarak bızırdar tıs tıs, hem de osuruk tazyikine bulanmadan direk cır cır merasiminde.. ulen süzük, madem dünyanın sonuna 2 yıl gibi bi süre kaldı, şu garajdaki bi kaç arabanın ahahtarını ve de boğaza nazır bi kaç şirin kulübeciği bana versene.. takılayım kopana kadar filminiz.. bak söz bi cacık olmassa kol saatimi hibe edicem size.. ancak kol saatini alırsınız bu abuk tırıvırılarınızla..

yok şu ordan buraya dönünce gelgitin hızı saate 3 biskrem tadında sızarak ırmakların debilerine alüvyon bırakıcaklarda.. yok buzlu oralaletin bardak yüzeyine yapışan portakal tanecikleri, bulaşık makinenizin mine tabasına zarar vereceğinden calgonla tütsü yapıcakmışsınızda.. yok iş bu mektubun, tarafımca yalandıktan sonra dudaklarıma sinen tutkal tortusuna tiryakiliğim, üçbinsekizyüzonaltı gün sonra kansere yol açabilirmişte falan filan işte!! ne iştir ulen bunlar.. millet neyin derdine düşmüş.. özel günler, özel haftalar.. yerli malı haftasına kakakola sızdırmalar filan.. ulen hakketen çivisi çıktı bu dünyanın.. bari üçyüz yıl daha sıkayımda dişimi, ışınlanırız nasısa bi başka foseptiğe..

10.10.2010.. darılma kardeşim, senle bi alıp veremediğim yok.. ben sadece içime yuvalanan ve habire osuran saçmalıklarımı kusmak istedim.. bu da sana denk geldi.. yapçak bi şe yok.. insan arada bi saçmalar.. ama arada bir..

(ha bi de şu yukardaki takvimden nası böle bişe çıkardılar helal olsun adamlara..)

resim: coachpack'ten alıntıdır..

Perşembe, Ekim 07, 2010

bezgin bekiradze..


fena derecede usanç hakim gündüzlerime.. hemen gün geceye kavuşsunda ardından hayâl deryasına kucak açayım istiyorum.. hani o yorganın sıcağıyla titrerken bedenin, derinlemesine dalarsın tatlı düşlere.. henüz zihnin uykuya yenik düşmeden içten içe ısındığını hissedersin..

garip bi sıkıntı var işte içimde.. hani zihnin bulanır, midene kramplar girer falan filan.. sürekli bi kussamda rahatlasam gibisinden telkinler alttan alta kabararak yükselir içinde.. herkes, on üçünde, on beşinde, on sekizinde ve de yirmilerin her ardında yaşamıştır bu sorunu.. aslına bakarsanız bu  sorun halen güncelliğini korur yaşın doksanları aşsada!.. çünkü asıl sorun düşünülmeyenin düşünülmesidir!.. 


ne var ki len bu kadar düşünecek diyebilir osuruktan nağmeler.. ancak şu varki düşünmeden de edemiyor bu dimak denen sonsuz... e...ee... sonsuz bir şeyler işte.. ne bileyim lan sallıyorum öle.. çokta ciddiye almamak lazım aslında lan.. baksana herkes halinden memnun.. ulan bi düşünsene, şimdi yirmili yaşlarda olsan, bi de bakıcan otuzu devirmişin.. ardında kırklar, elliler.. heyyyoo noluyo lan böyle.. yaş ilerledikçe saçlara bişeler oluyo.. ne ki acaba bu böyle.. ilk kez yaşıyorum böyle bişeyi!!.. yuh öküz başka ne olucaktı.. heralde ilk kez yaşıcan.. sen dejavumusun.. pardon.. neydi o tırıvırı.. hani yeniden doğucamda papaz olucam filan.. hahh.. reankarnasyoooon!.. sahi lan ne melem bi dünyadayız böyle.. içim turşu küpüne döndü akşam akşam.. ne gerek var lan böle absürtten teyyare şeylere kafa yormaya.. sonra bi bokta anlattığımda yok hani :D

ne diyoduk.. hahh hayat!.. hayat gölgelerin ardı sıra sürüklenmekten başka bi cacık değildir.. onçüün.. (lan ne acayip zihin bu arkadaş.. dekoder gibi.. şimdide en alakasız yerinde pop stardaki o kazma geldi aklıma.. ve tabi ki de armağanda!) ye, iç arada bir de zıçtınmıydı tamamdır bu iş! başka şeyler istersende onlar ekistraya girer canım.. hesap fena kabarırda ödeyemessin pamuk tıkandıktan sonra!..

resim: leman'dan alıntıdır..

Pazartesi, Ekim 04, 2010

serçe ve kar..


yekten uzun bir sessizlik vardı.. kovuğunda kıvrılmış, paçasına sinen yavrusunun sıcaklığıyla dışarıyı gözetlemekteydi..

ince gagasını bir ileri bir geri sürekli tereddütle sokup çıkardı yuvadan.. kar beklediğinden önce bastırmıştı.. üstelik yavrucak daha uzun uzun baharı soluyamadan.. böyle giderse ikiside açlıktan kırılacaktı..

serçe, sonunda kararını verdi ve kamikaze dalışa geçti kovuktan dışarıya doğru.. yavru serçe, ciyak ciyak iniltileriyle uğurladı annesini umuda.. soğuk öyle yumuşak ve acısız geliyordu ki yüzüne, bu olsa olsa ölümün tiz sessizliği olabilirdi..

titrek kanatlarını hızlıca çarpıştırarak ilerlemeye başladı.. önceleri gözü pek bir şey seçemedi.. zira beyaz okyanusa alışması için biraz zamana ihtiyacı vardı.. yavaş yavaş bir takım görüntüler dolanmaya başladı dimağına.. gittikçe aydınlandı ortalık sonunda..

dallara çarpa çarpa sonunda gözleri alıştı beyaz mezarlığa.. şimdi önünde tepesi çiçekli ve yapraklı bir ağaç belirdi.. sonra biri daha.. ve biri daha.. bir sürü ağaç..  ağaçların ardı sıra uzanan, uzunca bir yola doğru koyuldu serçe..

dibe doğru yaklaştıkça gün ışığından daha güçlü bir ışık sarmaladı her yanını.. sonra yol yaklaştı ve her yanını çayırlar kapladı.. göz alabildiğine..

beyaz örtünün altından yükseliyordu inatçı bitkiler.. kimsinde halen arı vızıltıları seçilebiliyordu.. gagasını topraktan yana savuran serçe, ne çıkarsa bahtıma diyerekten, eşelemeye başladı.. bir süre sonra gagası tohumlarla doldu taşdı..

dönüş yolunda bütün enerjisini harcayarak ilerledi.. uzayıp giden çayırların ardından, düzgünce sıralanmış ağaçların arasına girdi.. gözleri bir anda kamaşsada bir süre sonra alıştı ve ortalardaki bir ağacı hedef aldı kendisine.. bir ağaç mı yoksa bir çalılıktan mı ibaretti? anlayamadı pek.. topraktan göğe doğru yükselen gölgelerin ardı sıra kovuğun ağazına kadar geldi ve telaşla yavrusunu aradı.. böylece yıllar ya da saniyeler geçti.. ilk pırıltıyı işiten yavrucak, son bir gayretle iç parçalayıcı iniltilerini duyurdu annesine.. yavrusunu bulan serçe, gagasında taşıdığı ve kursağına inen bütün tohumları bir çırpıda yavrusuna nakil etti..

yavrusunu kaybetmekten korkan serçe, kursağının inmesini beklemeden yavruyu kaptığı gibi göğsünün altına aldı.. ve öylece karanlık kovuktan dışarıya doğru iki çift göz, lapa lapa yağan kara odaklandı kaldı..

resim: christian testaniere


Salı, Eylül 21, 2010

karabasan..


yedinci biradan sonrasını pek tahâyyül edemiyorum.. ancak şöyle bir kafamı toparlayınca fenalarda olduğumu sezebiliyorum, adıma inat!.. dünyada ne var ne yok hiç mi hiç fifimde değil gibi.. 

gözlüğümün camlarının buğulandığını görebilecek kadar kızarmadı henüz gözlerim.. üstelik iki yeksan radarım, efil efil dönüp durmakta devrilecek bir yerlere doğru.. çoğunlukla can sıkıntısının akabinde yaşanır bu durum.. ve bu aralar fenalardayım dedim ya şifonyer dudaklı küsbe!..

önce başım döner biraz.. sonra can sıkıntısından korkarım!.. bir süre önce ruhumun osuruklandığını ve çöküntü yaşadığımı varsayabilir ve bunun üzerinde paytak paytak koşabilir ve de yolun sonundaki ağacın dibinde sızabilirim.. ama öncesinde  işememde gerekebilir tabi!

ağzım üç parmak açıkta, derin derin horlayarak rüyamda bir dilberin ardı sıra sürüklenebirlirim.. oda olmassa mal mal uyurum işte! peh.. aman ne dert.. 

bir insan sıkıntı üzerine bir şeyler zırvalamaya başladıysa artık canı sıkılmıyor demektir.. belki güneşin kavrukluğu cızır cızır eritmiştir, serhoşluğa terk cihetini.. 

sıkıntı insanın elini kolu bağlar ya da insana olmadık işler yaptırır.. üstelik amorti tadında, yarı ölü bir bedenle zombi tırıvırısında salınmak düşer payene.. dayanılmaz bir şeydir bu.. nane berduşlarının çabası yersizdir, kimseciklerin yardımı para etmez.. tipitip sakızına bulanan zihin çömleği, hiçbir şeye kifayet edemez.. mekanizma büsbütün donar bildiğin.. dayanılmaz derken, sözcüğün gerçeği yansıtmaktan fersah fersah uzak olduğunu söylememe gerek yok heralde.. varsada öğrendin işte!.. 

evet, evet.. öldürücü, fena bir şey bu.. hava içinde boğulur gibi olur insan.. sokağa, dışarıya, insan sesinin yankılandığı hiçbir yere, bir pencere dahi açamıyorum.. tam manasıyla havasızlıktan boğulma işte.. kıpırdamanın büyük bir çaba istediği ve bana kıpırdamamak kadar acı çektirdiği haftalar, aylar..! evet, evet.. dayanılmaz bir şeydi bu.. kesinlikle dayanılmaz.. yemeklerin tadı tuzu yoktu.. daha ölmemiş bir ölü, yaşamayan bir canlı.. 

yegane afyonu uyumaktır bu işin.. ama insanda bütün gün uyuyamaz ki kardeşim.. sonunda yalnızlığa ve sıkıntıya dayanamayan bedeni abidemi toparlayarak, eşikten dışarı yollandım.. işin garibi herkescikler çoktan uykuya dalmışlardı!..

Pazartesi, Eylül 13, 2010

evet / hayır - II


eveeettt.. 

malûmatınz olduğu üzre bu pazar gittik sandılara.. tabii ki referandum içindi!. hoş bunu halen parti seçimleriyle karıştıranlar vardı ya neyse.. netice itibariyle de tahmin edilen gibi EVET çıktı sandıktan.. 

basket maçıydı.. bayram sonuydu.. pazartesi sendromu filandı derken buda gelip geçti.. bakalım önümüzde hangi maç var.. sandıktan çıkan %58'e karşın yadsınmaması gereken %42'lik bi oy kesimi var ki buna sandık başına gitmeyen ve BOYKOT kılıfına saklanan EVET''leride dahil etmek lazım!..

arkadaş ya ben bu işlerden bi bok anlamıyorum ya da bu işlerin perde arkasına fazla fantezik tasfirler yoruyorum.. ingilizcede "in my opinion" die bi kalıp vardır.. buradan dönemeçle; bence seçimler öncesinde AKP ve BDP perde gerisinde anlaştılar ve tabanlarına hoş gözükmek için bu yolda hem fikir oldular.. neymiş bu yol peki? BDP'nin boykot kararı alması işte. peki boykot kararının evet demek olduğunu nerden çıkarıyorum! kıçımızdan uydurmuyorus heralde.. 38 kere yineledim şu tümcemi: "yapmayın etmeyin.. boykot etmek sandıktan çıkması muhtemel evet'e yapılabilecek en büyük kıyaktır.. madem ki şartlardan muzdaripsiniz ve yapılacak değişiklikler belentilerinizi karşılamıyor, o halde gidin sandığa ve HAYIR deyin olsun bitsin.." ama BDP daha önce anlaşıldığı üzere AKP ile yaptığı ortaklık gereği hayır yerine boykot tercihine yöneldi ve neticede katılımın çok az olduğu doğu ve güneydoğu illerinde zaten AKP oyları olan %90'ın altına düşmedi!. tabii ki BDP boykot etmeseydi doğrudan evet'e destek veremeyecekleri için HAYIR demek zorunda kalıcaklardı falan filan işte..

amaaan herneyse işte.. şeye giren şemsiye açılmazmış.. açılsada o şey bidaa iflah olmazmış.. sırf BDP meselesine indirgeyerek seçimlerin bu doğrultuda kazanıldığını iddaa etmek eşeklik olur.. AKP'nin bütün devlet imkânlarını seferber etmesi bi kaçyüz adım öne geçmeini sağladı.. şimdi burda şunuda itiraf etmek lazım: "bana bozuk kolu verdiler o yüzden kaybettim" savının altına imza atmakta siyasetimizi geriye doğru püskürtür..

son olarak sandıktan çıkan sonuç bi çok kesimi mutlu etti diyebiliriz.. AKP memnun.. önerdikleri değilikiğin önünde hiç bi engel kalmadı.. CHP'de memnun! alınan %42'nin büyük bi kesimini kendilerinin sağladığını iddaa ederek bunula övünüyorlar!.. BDP memnun.. zira boykotta başarılı oldular.. TÜSİADI, MÜSİADI ve bilimum ADI memnun.. ekonomik verilere olumlu yansıyacağını iddaa ediyolar.. galiba kaybeden bi MHP var! MHP kaybetti.. çünkü kendi tabanına zıt düşerek seçim zamanında tırmanan bütün oyları gelecek seçimde baraj dışında kalmalarına sebep olacak bi tercih yaptılar!.

eveet.. işte durum böyle gibi.. insanlarımzın çoğu neye oy attıklarının farkında bile değiller.. urmarım bu sonuçla beklenen güneşli günlere açılan şemsiyeler kapanır.. zira yağmur kesildi..

Perşembe, Eylül 09, 2010

göksel..


milenyumu geride bırakalı henüz bi yıl filan olmuştu.. sağda solda "depresyondayııım unutuuuldum.." türevinden bi nağmedir esip duruyodu..  üstüne bide "pişmaan olacaksın günün biriindeee" diye gürleyince, "ulan bu olsa olsa müslüm gürses'in dişi versiyonudur" diyerekten üstünde pek durmadım..

aradan iki yıl göksel'den bihaber geçti çarçabuk.. zira çoktan etiketi koymuştum "müslüm'ün dişisi" diye.. burda amacım müslüm gürses'i yermek felan değil haa sakın o yana sürüklenmesin saçma senfonim!.. neyse.. üçüncü albümünü piyasaya çıkarmştı bu yıllarda.. nitekim ilki 97'de çıkmışta haberim yok!.. üstüne üstelik sezen'in "kurşuni renkler"ini ne de güzel yorumladığından bihaberim.. ne de güzel vurmuştu beni "kız gibi" parçasında.. ne diyordu bi kulak verelim; "ne bebeğim ne balonum, kumdan kale oyunum.." sonrasında üstüne titremeye başladım göksel'in.. ona nasıda eşeklik ettiğimi yıllar sonra anladım.. hızla albümlerini edinerek bi çeşit özür diledim zâtialilerinden.. 

yıllar hızla debelenirken ben göksel hastalığına yakalanalı bi kaç sene olmuştu.. ikibinbeş yılı geldiğinde göksel "arka bahçem" albümünü piyasaya sürdü.. henüz üniversitenin ilk bi kaç yarı yılı geride kalmıştı.. kulağımda "benden geçti aşk" tırıvırıları.. en sonunda da "saadet şerbeti" ne de güzel cuklama oturdu hayatıma..

yıllar geçtikçe göksel'in tarzıda oturmaya başladı.. şimdiye kadar sadece sesiyle ve sanatıyla meşgul olan ben, bi müddet sonra göksel'in esrarengiz güzelliğinin farkınada vardım.. iri gözleri ve hacminden ağır kafasının uyumu değişik bi silüet oluşturdu gözümde.. tatlı dilide bilmukabele buna eklenince peyder pey bağlanıverdim göksel'e.. 

"ne gelir ki elimden, sunduğum çiçeklerden istiyorsan bi parça... dünyaa dünyaaa dünyaa... ölümle aşk arası bu incecik sınırda, arıyorum kendimi dağınık duygularla..."

ikibinyedi yılıda çarcabuk geliverdi.. göksel iyice oturan tarzı eşliğinde "ay'da yürüdüm" adlı dördüncü albümünü çıkardı.. göksel'in en sevdiğimin albümü bu oldu.. baştan sona enfesler.. "aklımın oyunu bu sahici değil, bilirim çok saçma ama elimde değil.. ne uyur ne uyutur düşmana benzer.. pusuda bekleyen şeytana benzer.. " çok kötü şeyler parçasından eşsiz bi yorum.. sabrettim, yarabbi şükür, adım adım diğer hit olan parçaları..

yıllar ikibindokuz'u gösterdiğinde "mektubumu buldun mu" albümünde türk müziğine damgasını vuran 70'lerin eşsiz parçlarını seslendirdi.. sesinin yumuşaklığının nostalji rüzgarıyla buluşması beni tam olarak bitirdi diyebilirim.. bilemedim, inanmam, ağlamak güzeldir ve tabiki baksana talihe en gözde yorumları.. 

?

Fotoğrafım
İstanbul, Tokat, Turkey
ben sezer; klasik uygulamalı, güdüsel bir hamle sonucu, anında dünyaya gelip, henüz olunmayan bir pratiğe zorunlu olarak itilmiş, nüfusa ilave bir insan..